Bu içeriğimizin sonuna geldik. Kredifirsatlari olarak “Konservatuar hangi dilde” hakkındaki sorularınızı yorumlarda paylaşabilirsiniz.
Bir Şehrin İçinde Kaybolan Sesim
Tavsiye Ettiğimiz İçerik: Konservatuar bölümü kaç yıllık ?
Kayseri’nin kışları sert olur. Soğuk, insanın yalnızlığını daha görünür kılar sanki. 25 yaşındayım ve hâlâ bazı sabahlar uyanınca kendimi nerede bırakmışım diye düşünüyorum. Defterlerim dolu. Eski tarihli biletler, yarım kalmış şarkı sözleri, hiçbir yere gönderilmemiş mektuplar… Hepsi bir şekilde beni anlatıyor ama ben hâlâ kendimi tam olarak anlatabilmiş değilim.
Müzik hep içimdeydi. Çocukken evde kimse yokken eski radyonun düğmesini çevirirdim, cızırtılar arasında bir melodi yakalarsam sanki dünya biraz daha katlanılır olurdu. Sonra büyüdüm. Ve büyümek, bazı sesleri kısmak zorunda kalmak demekmiş bunu geç anladım.
O gün yine bir sabah, Kayseri’nin gri gökyüzüne bakarken aklımda tek bir soru vardı:
Konservatuar hangi dilde?
Bu soru basit gibi görünüyordu ama içimde büyük bir düğümün başlangıcıydı. Çünkü konservatuara gitmek istiyordum ama her şey bana başka bir dilde yazılmış gibiydi.
Konservatuar Hayali ve İlk Çatlak
Konservatuar kelimesini ilk duyduğumda lise yıllarındaydım. Bir öğretmenimiz “müzik okumak isteyenler konservatuara hazırlanmalı” demişti. O an içimde bir şey kıpırdamıştı. Sanki uzun zamandır kapalı duran bir kapının arkasından ışık sızmıştı.
Ama o ışıkla aramda hep bir mesafe vardı.
İnternete girip araştırmaya başladığımda ilk karşıma çıkan şey “konservatuar nedir?” oldu. Sonra “konservatuar hangi dilde?” sorusu. Bu soruyu soran tek kişi ben değildim. Yorumlarda insanlar tartışıyordu. Kimi Fransızca kökenli diyordu, kimi eğitim dili Türkçe ama terminolojisi İtalyanca notasyonlarla dolu diyordu.
Ben ise sadece şunu hissediyordum: Ben bu dünyaya ait değilmişim gibi.
Müzik kulağım vardı ama kelimelerim eksikti. Notaları anlıyordum ama sistemi anlayamıyordum. Sanki biri bana bir kapı göstermiş ama anahtarını başka bir ülkede saklamıştı.
Şehir, Sessizlik ve İçimdeki Gürültü
Kayseri’de hayat genelde düzenli akar. İnsanlar çalışır, evlerine döner, çay demlenir. Ama benim içimde sürekli bir taşma hali vardı.
Bir gün Erciyes’e doğru otobüse bindim. Soğuk camdan dışarı bakarken kulaklığımda eski bir piyano parçası çalıyordu. O an kendime şunu söyledim:
“Ben bu hayatı yaşamak istemiyorum.”
Ama hemen ardından başka bir ses geldi içimden:
“Peki ne istiyorsun?”
Cevap basit değildi. Konservatuar istiyordum ama konservatuar sadece bir bina değildi benim için. Bir kurtuluş gibiydi. Kendimi ifade edebileceğim tek yer gibi.
Yine de kafamda aynı soru dönüp duruyordu:
Konservatuar hangi dilde?
Sanki oraya gidersem başka bir dili konuşmak zorunda kalacakmışım gibi hissediyordum. Sanki ben yanlış dilde hayal kuruyordum.
Bir Günlük Sayfası: Kırılma Noktası
Defterime o gece şunu yazmışım:
“Bugün bir şey fark ettim. Ben müziği seviyorum ama müzikle konuşmayı bilmiyorum. Belki de konservatuar dediğim yer, beni susturmak için değil, konuşturmak için var. Ama yine de korkuyorum. Çünkü orada konuşulan dil bana yabancı.”
O an bile bilmiyordum, aslında korktuğum şey dil değildi. Korktuğum şey yeterli olmamaktı.
Başvuru Günü ve Beklenmeyen Gerçek
Aylar sonra başvuru süreci geldi. Belgeler, sınavlar, formlar… Her şey bir ritüel gibiydi. Elimde dosyayla konservatuarın kapısına gittiğimde kalbim o kadar hızlı atıyordu ki sanki herkes duyacak sanıyordum.
İçeri girdiğimde duvarlarda afişler vardı. Eski öğrencilerin konser fotoğrafları, sahne ışıkları, notalar…
Bir görevliye yaklaşıp sordum:
“Konservatuar hangi dilde eğitim veriyor?”
Bana şaşkınlıkla baktı.
“Türkçe,” dedi. “Ama müzik evrensel bir dil zaten.”
O an içimde bir şey çözüldü.
Ben aslında yanlış soruyu soruyordum.
Müziğin Gerçek Dili
Dışarı çıktığımda hava daha soğuktu ama içim garip şekilde hafiflemişti. Demek ki mesele dil değildi. Ben kendimi dışarıda bırakmak için bahane arıyordum.
Konservatuar hangi dilde?
Belki de cevap hiçbir zaman bir ülkenin dili değildi. Belki de cevap, insanın kendi iç sesiyle konuşabilmesiydi.
O gün eve döndüğümde piyano başına oturdum. Yıllardır dokunmadığım tuşlara parmaklarımı bıraktım. İlk ses yanlış çıktı. Sonra ikinci, üçüncü… Ama bir süre sonra sesler birleşmeye başladı.
Ve o an anladım: Ben zaten o dilin içindeydim.
İçimdeki Çocukla Yüzleşme
Gece olduğunda defterimi açtım. Bu kez daha farklı yazdım:
“Bugün kendime çok kızdım. Çünkü yıllardır bir kapının önünde bekleyip anahtarı aramışım. Halbuki kapı açıkmış. Konservatuar hangi dilde diye sormak yerine, içeri girip denemem gerekiyormuş.”
O satırları yazarken ellerim titriyordu. Çünkü ilk defa kendime dürüsttüm.
Çocukken radyonun başında oturan o halim geldi aklıma. O çocuk hiçbir dil bilmiyordu ama müziği anlıyordu. Belki de en saf hâlim oydu.
Kayseri Gecelerinde Bir Yeni Başlangıç
Sonraki günler değişmeye başladı. Her şey bir anda değil ama yavaş yavaş.
Ders çalışmaya başladım. Solfej, nota okuma, ritim… İlk başta zor geldi. Bazen pes etmek istedim. Bazen “ben yapamayacağım” dedim.
Ama sonra o soru tekrar geldi aklıma:
Konservatuar hangi dilde?
Ve bu kez cevabı ben veriyordum:
“Benim dilimde.”
Kayseri’nin geceleri hâlâ soğuktu ama artık odamda sıcak bir şey vardı. Küçük bir umut. Sessiz ama inatçı.
Bir Sınav, Bir Sahne ve İçimdeki Ses
Sınav günü geldiğinde ellerim yine titriyordu. Ama bu kez korkudan değil, heyecandan.
Sahneye çıktım. Karşımda jüri vardı. Ama aslında kimse yok gibiydi. Sadece ben ve piyano.
İlk notaya bastığımda zaman yavaşladı. O an hiçbir soru yoktu. “Konservatuar hangi dilde?” sorusu bile yoktu.
Sadece müzik vardı.
Ve ben o müziğin içindeydim.
Sonra Ne Olduğunu Anlatmak Zor
Çaldığım parçanın nasıl bittiğini hatırlamıyorum. Sadece alkış sesini duyduğumu hatırlıyorum. Ama o bile uzak bir yankı gibiydi.
O an bir şey değişti. Büyük bir zafer değildi belki ama büyük bir başlangıçtı.
Çünkü artık şunu biliyordum:
Dil, şehir, okul… Bunların hepsi birer araçtı. Ama müzik, insanın kendini bulma şekliydi.
Son Bir Defter Sayfası
O gece defterime şunu yazdım:
“Bugün sahnedeydim. Ve ilk defa kendimi yanlış hissetmedim. Konservatuar hangi dilde diye sormuyorum artık. Çünkü oranın dili yok. Orası sadece hissediliyor.”
Kalemimi bıraktım. Pencereyi açtım. Kayseri’nin soğuk havası yüzüme vurdu.
Ama bu kez üşümedim.